Neme lazım be sultanım!
Çarşamba, Nisil 16, 2008 | Kategori: Osmanli Torunlari |
Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal ederek günün birinde "Osman Oğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı?" diye derin derin düşünmeye başlar…
Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi‘ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu inandığı Yahya Efendiye gönderir…
“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osman Oğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mı?” şeklindeki mektubunu gönderir.
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır:
“Neme lazım be Sultanım!”
Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez... Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:
“Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”
Nihayet kalkar ve Yahya Efendinin Beşiktaş’taki dergahına gider…
Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:
“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”
Yahya Efendi duraklar:
“Sultanım; sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”
“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece -Neme lazım be Sultanım- demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”
Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu akıl almaz açıklamasını yapar:
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de neme lazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir…”
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…
Mektup bugün Topkapı'da sergi halindedir…
Yorum ( yok ) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Aşk 29 Harftir... 30. Sen..
Çarşamba, Nisil 2, 2008 | Kategori: A_S_K_ |
Kader’dir, aşk...
Aşka irade tesir etmez.
Âşıklar bir ilahi kaderi yaşarlar.
Neden, nasıl olduğunu bilmedikleri bir halin yoludur önlerinde uzayan.
Ayakları alıp götürür insanın, kalbi alıp sürükler sevgilinin saçlarına doğru.
Bir kaderi yaşamaktır aşk.
Âşıklardan sual olunmaz bu yüzden.
Aşktan sual olunmaz insan.
Âşık, muaftır.
Onu oradan çekip almaya hiçbir güç, hiçbir istek yetmez.
Âşık ancak kaderi gereğince aşka düşer ve yine kaderi gereğince aşktan uzak kalır.
Doğmak gibidir aşk. Kendiliğinden... Ölmek gibi ya da, tayin edemeden...
Belirlenen saattir üzerimizde, yağmurun yağması, güneşin doğması, çiçeklerin açması, mevsimlerin dönmesi, nehirlerin akması, kuşların kanat çırpması, rüzgarın esmesi, bulutların hareket etmesidir aşk.
Sur’un üflenmesidir.
Saattir, aşk.
Sevgiliyi gördüğünde artık başka yöne çevirmemektir bakışlarını.
Aşk derin bir kuyudur...
Kervanların uğramadığı yolda kalmış bir kuyudur aşk...
Yusuf’un kuyusu...
Kaderin ta kendisidir...
Bir kuyunun karanlığında, bir kuyunun kuytuluğunda, bir kuyunun endişesinde umut etmektir, dua etmektir, yakarmaktır, beklemektir.
Kuyunun içinde bile susuzluk çekmektir.
Kuyunun ortasında belki de ölüme yakın durmaktır aşk.
Boğazı patlarcasına bağırmak, seslenmek, birilerini varlığından haberdar etmektir aşk.
Ben buradayım diyebilmektir, ben âşığım diyebilmektir, aşkını cümle aleme haykırabilmektir aşk.
Bir aşka düşmek, bir kuyuya düşmektir.
Kader ve aşk bir kuyuda birlikte yıllarca yaşayabilirler.
Yeter ki insanın içindeki Yusuf yanı onu dımdızlak bırakıp gitmemiş olsun.
Yeter ki kuyu, o kuyu olsun.
Aşk, bütün karanlıklara ve zamanlara karşı beklemeyi bilmenin ta kendisidir.
Nasıl olsa kader, hep yanı başında ve olması gerekenin yanında olacaktır.
Aşk böyle tarifsiz bir alınyazısının ebcedidir.
İbrahim Sadri
Yorum ( yok ) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Tuzlu Kahve...
Çarşamba, Mart 26, 2008 | Kategori: A_S_K_ |
Kıza bir partide rastlamıştı. Harika bir şeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki.. Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.. "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı .. "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi .. "Kahveme koymak için .." Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı.. Kahveye tuz!.. Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi..
Delikanlı anlattı: "Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar ..
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki.." Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının .. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri.. Ev duyusu olan biri..
Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu.. Tatlı ve sıcak.. ..Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii.. Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü.. 40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına..
Şöyle diyordu, satırlarında.. "Sevgilim, bir tanem.. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun?. Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken "Tuz" çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok..
İşte gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..
" Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey" diye soracak oldu.. Gözleri nemlendi kadının.. "Çok tatlı!.." dedi..
Richard Fawler
Yorum ( 2 ) Yorum yaz! Kalici Baglanti